Rıhtımlar Üzerinde: Elia Kazan’dan ihanetin felsefesi – Önder Özdemir

Adı Elia, İlya, İlyas, soyadı Kazancıoğlu. Elia Kazan, Kayseri kökenli halı tüccarı bir ailenin çocuğu olarak İstanbul’da doğar. Üç yaşına kadar dedesi İsaak Şişmanoğlu ve annesi ile İstanbul’da yaşarlar. 1912 yılında önce Berlin’e sonra da New York’a taşınırlar. Artık hayatının sonuna, yani 2003 yılına kadar ABD’de yaşayacaktır.
Yale Üniversitesi’nde tiyatro eğitimi alan Elia, “The Group Theatre” isimli politik tiyatro topluluğunda çalışır. 1934-1935 yılları arasında bir buçuk yıl süresince ABD Komünist Partisi üyesidir. 1940’lı yıllarda Arthur Miller’in “Hepsi Oğlumdu”, “Satıcının Ölümü” gibi oyunları da dâhil olmak üzere Broadway’deki birçok oyunu yönetir. Artık ünlü ve başarılı bir tiyatro yönetmenidir. 1947 yılında faaliyetlerine başlayan ünlü oyunculuk okulu “Actors Studio”nun kurucularındandır.
Bu stüdyoda eğitim alan Marlon Brando, James Dean, Montgomery Clift, Julie Harris, Eli Wallach, Karl Malden, Patricia Neal ve Maureen Stapleton gibi oyuncuları Hollywood’da birçok filmde görürüz.
Elia Kazan, iki kez “En iyi yönetmen” dalında Oscar heykelini almış, birçok büyük filme imza atmış olan dönemin en büyük yönetmenlerindendi. “Centilmenlik Anlaşması”, “Viva Zapata”, “Cennetin Doğusu”, “Rıhtımlar Üzerinde” en çok bilinen filmlerindendir.
1999 yılındaki 71. Akademi Ödülleri töreninde Martin Scorsese ve Robert De Niro, “Akademi Onur Ödülü”nü vermek üzere Elia Kazan’ı sahneye çağırırlar. Bu esnada iki tecrübeli sinemacının da seslerinin titremesi, vücut dilleri, Scorsese’nin Elia Kazan sahneye gelince gözlerden uzaklara saklanması dikkatli izleyicilerin gözlerinden kaçmaz.[1] Ödül törenindeki ünlü oyuncular Nick Nolte, Ed Harris, Amy Madigan’ın, sahneye çıktığı sırada Elia Kazan’ı protesto ettiklerini kameralar kaydeder. Diğer taraftan ödül töreninin olduğu salonun dışında birçok kişi Elia Kazan için protesto gösterisi gerçekleştirmektedir.
Scorsese ve De Niro, Elia Kazan’ı sahneye çağırırken çok gergindiler. Kazan protesto edilmişti; çünkü o, Hollywood’daki “cadı avı” sürecinin en ünlü ispiyoncusu olarak bir dönemin sembolü idi.[2]Hollywood’da 1952 yılında yeniden başlayan (ilki 1947’deydi) “cadı avı”nda Elia Kazan da hedeftedir. Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi (House Committee on Un-American Activities) tarafından ifade vermek üzere çağrılır. 14 Ocak 1952’de Komite’ye ilk defa ifade veren Kazan, sorulara yanıt verir ama herhangi bir isim açıklamaz. Bu “cadı avcıları” için yeterli değildir, daha fazlasına ihtiyaçları vardır.
Elia Kazan, 20th Century Fox film şirketinin başkanı Sypros Skouras’ın özel çabası ve katkıları ile fikrini değiştirir. FBI Başkanı J. Edgar Hoover ile buluşur. Artık ihanete hazırdır. 10 Nisan 1952’de gönüllü olarak tekrar Komite’ye gider ve bir önceki ifadesini değiştirmek istediğini söyler. Yeni ifadesinde, eskiden beraber politik tiyatro yaptığı şu isimleri ihbar eder: Phoebe Brand, J. Edward Bromberg, Morris Carnovsky, Tony Kraber, Lewis Leverett, Paula Miller, Art Smith ve Miller’in oyunlarının yayıncısı ve yakın arkadaşı James Proctor.[3]
Elia Kazan’ın ismini verdiği kişiler kara listededir ve artık sektörde iş yapmalarına imkân yoktur.
İfadesinden iki gün sonra Kazan, 12 Nisan 1952 tarihli New York Times gazetesine bir ilan verir. “Partiye üye olduğumda Kremlin’den emir aldıklarını bilmiyordum (…) Komünist felsefeden, metot ve düşüncelerinden sürekli nefret ettim” gibi daha birçok şeyin yazıldığı bir ilandır bu.[4] Miller’in “Cadı Kazanı”[5] filmindeki John Proctor’a, özgürlüğü karşılığı teklif edilen “itirafnamesinin de kilisenin kapısına asılması” sahnesini, Elia Kazan bu gazete ilanıyla gerçekleştirmiştir.
1947 yılındaki “cadı avı”na direnen ünlü “Hollywood 10”unun simgelerinden senarist Dalton Trumbo, “Kahraman, kötü adam, aziz ya da iblisler aramak işe yaramaz, çünkü böyle şeyler yoktu, sadece kurbanlar vardı” dedikten sonra bir istisna yapar ve Elia Kazan’ı diğerlerinden ayırır; “Kazan, bunların içinde en çok nefret ettiklerim arasındaydı. Çünkü o, kendi kendisini savunamayacak birçok kişinin çöküşüne sebep oldu.[6]
Elia Kazan, mesleğinin zirvesinde iken elindekileri kaybetmekten korkmuş; devlet ve sinema endüstrisi tarafından verilen rüşvetleri kabul etmiş ve dostlarına ihanet etmiştir. ABD hükümeti, onun gibi bir simgeyi toplumu korkutmak ve muhalefeti teslim almak için yapılan psikolojik savaşın önemli bir mevzisi olarak kullanmıştır.

İhanetin filmi: “Rıhtımlar Üzerinde”

“Rıhtımlar Üzerinde”[7] filminin ilk çalışmaları 1951 yılında başlar. Bu filmin senaryosunu Elia Kazan’ın o zamanki yakın dostu Arthur Miller, “The Hook” (Kanca) adıyla yazar. Filmin yapımcısı Columbia Pictures şirketinin başkanı Harry Cohn, Kazan ile görüşmelerinde, filmin kötü adamlarını mafya tipi sendikacılar yerine komünistler olarak değiştirmesini ister. Kazan da bunu Arthur Miller’dan talep eder ve Miller reddeder. Kazan bir süre sonra filmin senaristini değiştirir. Komite’deki ifadesinde arkadaşlarının ismini veren Budd Schulberg filmin yeni senaristi olmuştur. Senaryo Kazan’ın istekleri doğrultusunda “On The Waterfront” (Rıhtımlar Üzerinde) adıyla yeniden düzenlenir.
“Rıhtımlar Üzerinde” filmi 1954 yılında, 12 dalda Akademi ödüllerine aday gösterilir. Elia Kazan’a “En iyi yönetmen”, Marlon Brando’ya “En iyi erkek oyuncu”, Budd Schulberg’e “En iyi senaryo ödülü” olmak üzere, film toplam sekiz dalda Oscar ödülü kazanır. Sinema endüstrisi, Elia Kazan’ı sadece yaptığı “iyi sinema” ile değil aynı zamanda 1952 yılında yaptığı işbirliğiyle de ödüllendirmiştir.
“Rıhtımlar Üzerinde”, New Jersey limanındaki mafyalaşmış bir sendika şubesi yönetimi ve işçileri üzerine bir filmdir. Eski bir boksör olan Terry Malloy (Marlon Brando), ağabeyinin de içinde olduğu sendika şubesinin ayak işlerini yapmaktadır. Terry daha filmin ilk sahnesinde çocukluk arkadaşı olan rıhtım işçisi Joe Doyle’ye ihanet eder ve onun ölümüne sebep olur.
Filmde sağduyuyu temsil eden Rahip Barry (Karl Malden) devreye girer ve bir işçiyi sendika aleyhine mahkemede ifade vermeye ikna eder. Mafya tipi sendika yöneticileri tarafından bu işçi de öldürülür. Daha önce oğlu öldürülen ‘Pop’ Doyle dâhil tüm diğer işçiler rahibi yalnız bırakırlar ve ona sırtlarını dönerler. Bu defa rahip, Terry Malloy’a ifade vermesini önerir. Terry, rahibe “Konuşursam hayatımın zerre kadar kıymeti kalmaz” der. Buna karşılık, “Peki ya konuşmazsan ruhunun ne kıymeti kalır?” diyerek cevap veren rahip de mahkemeye ifade vermesi için onu cesaretlendirir. Rahibin ve Joe Doyle’ın güzel kız kardeşinin çabası ile Terry Malloy bu defa ağabeyine ve sendikadaki eski arkadaşlarına ihanet eder ve mahkemede onlara karşı ifade verme kararı alır. Bir süre sonra ağabeyi de Terry’i destekler; o da düne kadar beraber oldukları sendika yöneticisi-mafya dostlarına ihanet eder ama öldürülür.
Sendikanın şube başkanı Johnny Friendly, filmin en çarpıcı sahnelerinden birisinde, “Sen bize ihanet ettin Terry!” der.
Terry’nin cevabı, sanki Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi’ndeki ifadesi nedeniyle Elia Kazan’a “hain” diyenlere de verilmiştir: “Senin tarafından bakınca belki. Ama ben artık burada duruyorum. Onca yıl kendime ihanet etmişim de farkında değilmişim meğer. Yaptıklarıma pişman değilim.
Filmde işçilerin tek sorunu sendikanın yöneticileri gibi gösterilir. İşçilerin çalışma koşulları, ücretleri veya başka sorunları filmde yoktur. Polis ve mahkemedekiler oldukça iyidirler. Filmde onlar hakkında olumsuz tek bir şey göremezsiniz. Filmin kahramanı Terry Malloy, mafya tipi sendika şubesi yönetimini devlete verdiği ifade sayesinde alt eder. Yeni sendika başkanı gibi tüm işçilerin önüne geçer ve çalışmalarını dört gözle bekleyen patrona doğru hep beraber yürürler.
İşçilerin hep beraber işe gelmesinden dolayı patron halinden memnundur. Son sözü patron söyler: “Haydi iş başı yapıyoruz!
Film bu şekilde sona erer.
Filmdeki ispiyoncular, hainler, ihanetler birbirine o kadar karışacaktır ki, izleyici neyin doğru olduğuna karar vermekte zorlanacaktır. Filmde Elia Kazan’ın tüm karakterleri sürekli birilerine ihanet eder ve ispiyoncudurlar. Ve film sanki izleyiciye sadece “İhanet, bulunduğunuz yere göre değişir” mesajını vermek için yapılmış gibidir.

Livaneli’nin Elia ile yolculuğu

2017 yılında Karakarga Yayınları’ndan “Elia ile Yolculuk” isimli bir kitap yayımlandı. Kitapta Elia Kazan üzerine Zülfü Livaneli’nin görüşleri, onunla 20 yıllık dostluğu ve Elia 90 yaşında iken Kayseri’ye yaptıkları yolculuk anlatılıyor.
“Elia ile Yolculuk”ta, Kazan’ın 1952 yılındaki ihanetini hep sırtında bir yük olarak taşıdığı, hiç unutmadığı sık sık tekrar edilir. Kitapta, “Elia belki de bütün hayatı boyunca Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi trajedisinin kefaretini ödedi” cümlesi vardır. Livaneli’nin, “Şimdi düşünüyorum da belki Komite önünde ifade verirken, Elia da bir Anadolu geleneği olan boyun eğme eğilimi ağır basmış olabilirdi” görüşü de oldukça düşündürücüdür.
Elia’nın Komite’deki ifadesi yüzünden zarar gören kimse olmamıştı. Kendi dışında elbette. İşin garip yanı da adını verdiği arkadaşlardan izin istemesiydi. Bu soruyu yönelttiğinde kötü davranan Lilian Hellmann olmuştu ki Elia onu hep ‘şöhret ve servet düşkünü’ olarak anardı. Ona göre bu olaydan da bir şöhret yaratmak istemişti” alıntısı ise Elia Kazan’ı en azından kendi okurları gözünde aklama çabası olarak dikkat çekiyor. Kimsenin bu ifadeler nedeniyle zarar görmediğini nasıl tespit ettiği ise ayrı bir merak konusudur. 1999 yılındaki 71. Akademi Ödülleri töreninde Elia Kazan’ı protesto edenlerin Livaneli ile aynı fikirde olmadıkları görülüyor.
Kitapta Elia ile yolculuğunu anlatmasını beklerken, Arthur Miller ile 1986 yılında Kremlin’e yaptığı bir yolculuk sırasındaki sohbetlerini ve yazarın Miller hakkındaki görüşlerini okuruz:
Oysa Miller’in artık Marksizme inanmadığı çok açıktı. Dünyanın sorunlara eski ideolojilerle çare aradığı, bunun da imkânsız olduğu görüşündeydi. Ona göre iki bilim insanı olan Adam Smith de Karl Marks da büyücü değildi. Bugünün sorunlarına çare olamazlardı.
Arthur Miller ile ilgili yukarıdaki satırlardan sonra, Livaneli’nin okurlarının onun hakkında olumlu düşünceler oluşturmasına imkân yoktur. Yazar neden Arthur Miller ve Elia Kazan’ı bu şekilde karşılaştırmak zorunda kalmıştır? Ya da Elia’nın 1952 yılında bir gazeteye verdiği ilanda yer alan komünistler hakkındaki görüşleri neden bu kitapta yoktur? Bunları okurken Elia Kazan’ı daha iyi bir insan olarak göstermek uğruna Arthur Miller’i itibarsızlaştırmaya mı çalışıyor diye kuşkuya kapılıyorsunuz.
Arthur Miller, Livaneli ya da başkalarının bir zamanlar inandıkları fikirleri değişebilir. Bunun için kimse yargılanmaz ama eleştirilebilir.
Ancak hiç de zorunlu değilken sadece sinema sektöründe iş yapabilmek için “kötü”lerle işbirliği yapmak, arkadaşlarının adını vermek, gazeteye “Komünistlerden nefret ederim” ilanını vererek bunu taçlandırmak… İşte, bu ayrı bir şeydir. Bu, basit bir şekilde bazı konulardaki görüşlerin 50 yıl sonra değiştirilmesi ile aynı kefede değerlendirilemez.
Livaneli’nin kitabında bahsetmediği çok önemli bir gerçek vardır; Elia Kazan yaptıkları sebebiyle hiçbir zaman özeleştiri yapmamıştır. “Ben yanlış yaptım ve ismini verdiklerimden ve Amerikan halkından özür dilerim” dememiştir. Elia Kazan’ın “A Life” (Bir Hayat) isimli 2083 sayfalık otobiyografisi 1988 yılında yayımlandı. 42 bölüm halinde neredeyse tüm hayatını yazdığı kitapta “Amerikan Karşıtı Faaliyetleri İzleme Komitesi” sözü sadece 27 defa geçer. Tüm bu sayfalarda, 1952 yılında verdiği ifadesini laf kalabalığı içinde bulanıklaştırmaya çalışan bir Elia Kazan görürüz.

Bugün Türkiye’deki “cadı avı”

15 Temmuz sonrasındaki OHAL koşullarında binlerce kişi işlerinden oldu. Yüzlerce akademisyen “Bu suça orta olmayacağız” diyen bir dilekçeye imza attıkları için ihraç edildi. İşlerinden atılan akademisyenlere başka yerlerde iş bulma kapıları kapatıldı. Böylece akademide kalanlara da korku ve gözdağı verildi. Onlara işten atılanlar gösterildi ve mevcut yönetimlerle, diktatörlükle işbirliği yapmaları istendi.
Gazetecileri işsiz bırakmakla yetinmediler, özgürlüklerini alarak cezaevlerine koydular ve onları teslim almaya çalıştılar.
Tıpkı 1950’lerin ABD’sindeki gibi bir “cadı avı” sözkonusu idi.
“Barış için Akademisyenler”e destek ve dayanışma amacıyla 550 kişilik “Barış için Sinemacılar” da bir bildiri yayımladı. Bu 550 sinemacıdan hiçbirisine Sinema Destekleme Kurulu’ndan destek verilmedi.
Bugünkü diktatörlük, kendi yandaşları aracılığıyla kendi kültürünü, hem medya hem de sinema ve TV alanında yaratmaya çalışıyor. İktidara muhalif olanlar ve bunu dile getirenler, iktidarla ilişkili olan sektörlerde sanatlarını icra edemez hale geldiler.
1950’lerdeki Hollywood kara listeleri gibi listeler oluşturuldu. Bu listedekiler Sinema-TV sektöründen dışlandılar.
Tüm bunlar yaşanırken bazıları direndi, bazıları ise “Saray’ın soytarısı” oldular.
Bu diktatörlük de tüm diğerleri gibi bir gün sona erecek.
Ama onuruyla yaşayanlar ve diktatörlüğe karşı mücadele edenler hatırlanacaklar.
Ahmet Şık gibi boyun eğmeyenler unutulmayacaklar. Tıpkı 70 yıl sonra bile Arthur Miller’in unutulmadığı gibi.
Onursuzca davrananlar da unutulmayacak.
Tıpkı yaşamının son günlerinde Oscar ödülünü alırken Elia Kazan’a 47 yıl önceki ihaneti hatırlatıldığı gibi.
Dipnotlar:
[1] 1999 yılı Oscar ödül töreninin videosunu İngilizce izlemek için: https://www.youtube.com/watch?v=3YziNNCZeNs
[3] Bu isimlerden J. Edward Bromberg 1951 Haziran’ında Komite’ye çağrılır. Doktorunun sağlığı için gitmemesini söylemesine rağmen Komite’ye gider, ağır psikolojik baskı koşullarında ifade verir ve orada işbirliğini reddeder. O da kara listeye alınır ve sektörde iş verilmez. Bromberg, 6 Aralık 1951’de kalp krizinden ölür. Elia Kazan Nisan 1952’deki ifadesinde, dört ay önce ölmüş arkadaşının ismini de Komite’ye vermiştir.
[4] Elia Kazan’ın 12 Nisan 1952 tarihinde gazeteye verdiği ilanın özet çevirisi şöyle:
“Anlatacak casus hikâyelerim yok, çünkü ben şahsen hiçbir casus görmedim. Gene o zamanlar Amerika ile Rusya arasında milli çıkarlar açısından bir ayrım olduğunu anlamamıştım. Hatta 1936’da ABD Komünist Partisi’nin utanç verici bir şekilde Kremlin’den emir aldığı bile bende net değildi. Birisinin parti “disiplini” denen ipi boynuna geçirmeden önce en azından öğrenmesi gereken şeyler olduğunu öğrendim. Komünistler, benim alışık olduğum günlük demokrasi uygulamalarını otomatik olarak ihlal ediyorlardı. Düşünceyi kontrol etmeye çalışıyorlar, kişisel fikirleri bastırıyorlardı. Kişisel davranışı zapturapt altına almaya uğraşıyorlardı. Bir alışkanlık olarak gerçeği bulandırıp, dikkate almayıp, karşı çıkıyorlardı. Bütün yaptıkları kendi iddia ettikleri “demokrasi” ve “bilimsel yaklaşım” dediklerine tam anlamıyla karşıydı (…) Komünist Parti üyesi olmak, polis devletinin ne olacağının bir görünümüydü. Bu bulandırılmış ama acı ve unutulmaz bir görünümdü. Bulandırılmış çünkü istediğinizde ayrılabiliyordunuz. Ben de 1936 yılının baharında Parti’den ayrıldım (…) Bu diktatörlük ve düşünce kontrolü, bunları ilk elden tecrübe eden birisi olarak beni bunlardan sürekli nefret etmeye yöneltti. Beni, zaten bunlara direnilmesi gereken komünist felsefeden, metot ve düşüncelerinden sürekli nefret etmeye yöneltti (…) Yaptığım filmler, yönetmenliğini yapmaya karar verdiğim temsiller, tiyatro oyunları sadece benim düşüncelerimi yansıtırlar. İleride de işte aynı bu tür filmleri ve temsilleri yapmayı umuyorum.” 
[5] “Cadı Kazanı” (The Crucible) filmini sinematek.tv’de Türkçe altyazılı izlemek için: http://sinematek.tv/cadi-kazani/
[6] The Nation dergisi (5-12 Nisan 1999)
[7] “Rıhtımlar Üzerinde” (On the Waterfront) filmini sinematek.tv’de Türkçe altyazılı izlemek için: http://sinematek.tv/rihtimlar-uzerinde-1954/
Kaynakça:
Bu yazı sendika.org da 18 Eylül 2017 de yayınlanmıştır.

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hollywood hep aynı masalı anlatıyor: Kahramanın Sonsuz Yolculuğu – Önder Özdemir

Bir kasaba, bir tablo, bir film, bir konçerto ve Faşizm – Önder Özdemir

Hollywood’daki “cadı avı” ve direnenlerin filmi: Cadı Kazanı – Önder Özdemir