Bir film, Haymatlos, Struma ve katliamcı gelenek – Önder Özdemir

Yönetmen Özcan Alper “Sonbahar” ve “Gelecek Uzun Sürer” filmlerinin ardından üçüncü filmi Rüzgarın Hatıraları’nı yaptı.
Film her ne kadar 1943 yılındaki bir öyküyü anlatsa da 1915’ten başlayarak Türkiye’de aydın olmanın, azınlık olmanın “katliamlarla dolu” öyküsünü anlatıyor. Filmde bir ceberut devletin kendisinden olmayanları hep aynı “linç” formülü ile nasıl yok etmeye çalıştığını; bunun için nasıl aynı “faşist ruh”u kullandığını görüyoruz.
Filmden yola çıkarak az bilinen Struma ve Haymatlos olaylarını hatırlatmak istedim.
Struma adında bir gemi
Romanya’daki Yahudiler Nazilerden kaçmak ve Filistin’e gitmek üzere 110 yaşında bir kömür gemisi satın alırlar. Struma isimli bu gemi 769 yolcu ile 12 Aralık 1941 yılında Romanya’dan yola çıkar.
Boğaz’dan geçerken geminin motoru arızalanır ve 15 Aralık’ta Sarayburnu açıklarına demir atar. Almanya’nın baskısı ile gemiye geçiş izni verilmez ve yolcuların karaya çıkması da yasaktır.
Bir Amerikan petrol şirketinin Romanya müdürü aynı şirketin Türkiye temsilcisi Vehbi Koç’un girişimleri ile gemiden çıkarılır.
9 hafta süresince demirli bekletilen gemiye Türkiye’deki Yahudi toplumu tarafından toplanan yardımlar ulaştırılır.
Struma gemisi TC’nin organizasyonu ile 23 Şubat 1942 tarihinde bir çekici romorkörle Karadeniz’e çekilir ve kaderine terk edilir. Struma “kaynağı bilinmeyen” bir torpil ile batırılır. 103’ü çocuk 768 kişi boğularak ölür. Sadece 1 kişi sağ kurtulabilir.
TC’nin Nazilerle iyi geçinme politikasının sonucunda, içinde çocukların da olduğu 769 kişi 9 hafta herkesin gözleri önünde bekletilmiş ve ölüme gönderilmiştir.
Haymatlos
Almanca Heimatlos sözcüğü TDK sözlüğüne haymatlos=vatansız anlamı ile geçti.
Haymatlosun sözlüğe girmesinin öyküsü 1933’ten itibaren Türkiye’ye iltica eden Alman bilim insanı ve sanatçılarla başlar.
Nazilerin Almanya’da iktidara gelmesinden itibaren 1933-1939 arasında Hitler faşizminden kaçan 30 bin civarında bilim insanı, aydın, yazar, sanatçı ana yurtlarını terk etmek zorunda kaldı.
Bu bilim insanlarından bazıları 1933 yılında TC’nin ilanının 10. yılı kutlamaları öncesinde İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunda görevlendirilmek üzere Türkiye’ye davet edildi.
1933 sonrası 600 Alman bilim insanı aileleriyle birlikte Türkiye’ye iltica etti.
İstanbul Üniversitesi’nin kuruluşunda 38’i ordinaryüs, 4’ü profesör toplam 42 Alman bilim insanına görev verilmişti. Daha sonra Ankara Üniversitesi’nde de görev alan 100 kadar bilim insanı Türkiye’deki bilimsel eğitimin gelişmesinde önemli roller üstlendi.
1939 yılına gelindiğinde Türkiye’de toplam 1100 kadar Alman mülteci vardı.
Savaşın sonuna yaklaşırken, artık Almanya’nın kaybedeceği kesinleştiğinde TC, 2 Ağustos 1944’te Almanya ile diplomatik ilişkileri kesti. Bu kararın arkasından TC, Alman vatandaşlarına Almanya’ya dönmeleri çağrısını yaptı.
Zaten Nazilerden kaçmış olan, Türkiye’deki üniversitelere çok önemli katkıları olmuş hocalar için Nazilerin iktidarda olduğu Almanya’ya dönmek kesin ölüm cezası anlamına geliyordu.
Türkiye’ye iltica etmiş Almanlar için tek bir seçenek kalıyordu o da “Haymatlos” yani vatansız olmak.
23 Ağustos 1944 tarihinde 700 kadar Alman vatandaşı Çorum, Yozgat ve Kırşehir’de zorunlu ikamete gönderildiler.
Haymatloslara gittikleri yerde çalışma ve şehir dışına çıkma yasağı uygulanmıştı. Gazete okumaları, radyo dinlemeleri, posta almaları ve göndermeleri yasaktı.
Kızılay’ın deprem yardımları fonundan çok düşük bir yardım ile çok zor koşullarda yaşadılar.
Haymatloslar 8 Mayıs 1945’te Nazi Almanya’sı yenilince onca acıyı, hüznü yanlarına alarak ülkelerine döndüler.

Dünden bugüne...
Suskun kalanların biriktirdikleri, bugünün Türkiye’sini yarattı.
Neden hala yıkılan bir devletin 1915’te yaptığı katliamı savunan bir çoğunluk var?
1915 Ermeni Soykırımı sadece 1915’te kalmadı; 1940’lardaki Varlık Vergisi’ni, Struma gemisini, Haymatlosları, 6-7 Eylül olaylarını, Maraş, Çorum, Sivas katliamlarını beraberinde getirdi.
Ermeniler, gayr-i müslimler yurtlarından sürülürken mallarına el koyanlar, bundan kendilerine çıkar sağlayanlar dışında da suç ortaklıkları yarattı.
Bugün bu suç ortaklıkları, HDP parti binalarının yakılmasından, günlerce süren sokağa çıkma yasaklarından ve katliamlardan da sorumlu.
Ermeni Soykırımı tartışması, bugüne kadar uzanan tüm zulümlere bizzat iştirak ederek ya da susarak ortak olanların suçluluğuna ayna tutuyor.

100 yıllık tarihimizde gerçekleşmiş tüm katliamlarla, vicdansızlıklarla, yüzleşmeye mecburuz. Bugün Sur ve Cizre’deki katliamlara sessiz kalan vicdansızlık işte bu tarihten besleniyor.
(Bu yazı 17 Ocak 2016 tarihinde sendika.org da yayınlanmıştır)

Yorumlar

Bu blogdaki popüler yayınlar

Hollywood hep aynı masalı anlatıyor: Kahramanın Sonsuz Yolculuğu – Önder Özdemir

Hollywood’daki “cadı avı” ve direnenlerin filmi: Cadı Kazanı – Önder Özdemir

Bir kasaba, bir tablo, bir film, bir konçerto ve Faşizm – Önder Özdemir